Büyük Kütüphanem Kitap Seti

₺49.90

Kitap Özeti

Canıma Susuyorum, Yarım Kalanlara,Beni Unut Bizi Unutma , Yara İzi, Boyun Eğdim, Bir Varsın Bir Yoksun,Limon Şekeri, İki Mahkumun Bir Günü, Turco, Hamido; 10 kitap bir arada 49,90 TL.

Canıma Susuyorum

Mehmet Ercan’ın tüm şiirleri!

Bakarsın atar tepemin tası!
Bi telefon açarım sana
‘Bırak tası tarağı gidiyoruz’ derim
Ne mesaisi kalır saatlerin
Ne de başı sonu haftanın
Eni sonu ölümlüyüz der
Bize ayrılan süreyi yaşarız dolu dolu
Gün biter, gün gelir mahşerde dikiliriz
‘Hesaplar benden’ derim ve sığınırız rahmete
Pek bir sermayemiz olmaz da kulluktan yana
Halimiz Allah’ın kanaat notuna kalır
Bir de bakmışsın ki emir buyrulmuş ikimize
“Tutuşun elele, hadi Cennet’e” diye
Nedeni sen olursun
Neden olmasın…

Yarım Kalanlara

Bitmese de, tamamlanmasa da, sadece başlamak bile güzeldir, hayattır.

Acı verse de, derin izler bıraksa da oradadır, vardır.

Geldiğimiz yoldur.

Bir zaman sevilmiştir,

Bir zaman özlenmiştir,

Bir zaman bütün dünyaya bedel olmuştur, bütün hayata…

Şimdi anısı acı verir belki ama sevgisi de oradadır.

Açlıklarımızdan, uykusuzluklarımızdan, öfkelerimizden, beklentilerimizden, kesiklerimizden, dağlanmış yaralarımızdan…

Hayat yaparız kendimize.

Ve gün gelir, bazen…

Hayat üstünü de öder.

Beni Unut Bizi Unutma

Sevgilim.
“Gitmek fiziksel bir eylem değildir” diyordu bir şair. O düşünceye tutunuyorum. Kalbin, ruhun, benliğin bana aitken, gülüşün yüzümde bir mühürken, kim gitti diyebilir senin için?
Buradasın işte, bu odada, bu sokakta, bu şehirdesin. Köşede, en sevdiğin koltukta oturmuş, zamanlara ve mekanlara meydan okuyan bizi izlemektesin.
Gitti diyorlar senin için.
Sevgilim.
Sen kendinden gidebilir misin?

Yara İzi

Eğri büğrü mektup yazısı gibi öyle karmaşık bakma bana. Gülkurusu, can ağrısı gülüşünden yer bırak sevinçlerime. Konuşurken dudağında tebessümdür mürdüm gül. Sen okunan ve bitmeyen bir mektupsun aykırı anlamlar yüklediğim. Pencere önünde beklediğim ve güneş içirdiğim fesleğenimsin kokusuyla derinlere daldığım… Hep bekleyenim ben, gelmeyecek seni…

Vakit daraldıkça kış olurum ben. Fırtınaya teslim ederim ipekten kanat dallarımı. Sen yoksun şimdi yüreğim yaralı bir atmaca kuşu misali kendi derinliğinde çırpınmakta. Hekimsiz kalmış hasta misali gelincik düşlerine uyanırım. Sen gidince ben ayaza tutulurum, yok olur çiçeklerim. Yüzlerce yıl birikmiş bir acının eşiğinde sallanır gibi gözbebeklerim… Sen gidince yaralarım açılır solgun bir çiçek gibi… Sen gidersin ben susarım biliyorsun çünkü kahrolası bir gururum var benim. Dağlara kafa tutan, Ferhat misali zirveleri aşan ama sevgiliye varamayan umutlarım… Bir bir yenilgiye dost olan yitik sevdalarım… Bir kelebeğin kanatlarında ürperen kır çiçeği hislerim… Senin her gülüşünün yedi lisanda bir anlamı var. Yedi kıta, yedi ülke, yedi iklim, yedi dil seni anlatmaya gönüllenmiş kendi dilinde… Ah, hüzün çiçeği kuşların suçu ne? Yol azığı çiğdemleri ezer ellerin. Sen benim yitiğimi bulduğumdun. Yaklaşamadığım, yakınlaşamadığım umudumdun. Ey hüzün çiçeği ben bir şehirdim şiirle kurulu mekânlarım. Sen bir göçmen kuşsun şehrimde uçmak çizen. Yaralarıma tuz basan…

Sustuğum, susadığım, adandığım ve kınandığımsın. Belki sevgimi yedi dilde
anlatamam sana. Ama bunu bil hüzün çiçeğim benim de söyleyecek sözlerim, dile gelecek şiirlerim vardı. Ama sustum. Bilirsin, ben iyi susarım!

Boyun Eğdim

“Şiir güçlünün de güçsüzün de sığınağıdır. Okunmuş efsunlanmış bir edası vardır… Ve her şair birbirinden ilham alır, birbirinin gölgesi olurlar. Fakat Ebru Olur kendi gölgesini büyüterek sergiliyor şiirlerini ve böylece kendi gölgesi olan şairlerden oluyor. Kendi olarak yansıyor satırlara ve coşkulu yazıyor. İşte asıl mesele budur…”

Bir Varsın Bir Yoksun

Hayatın bir kısacık gününde “bir varsın bir yoksun” sözünü bir kez daha öğrenen Metin,
Sadece onun kurtulduğu uçak kazasından sonra hatırlama hastalığına yakalanan Ferit,
Toplumda hep “öteki” olarak davranılmış, rüyasında sonsuzluğa uzanan merdiveni gören fotoğrafçı,
Ulular tarafından bir eline Kuran-ı Kerim, bir eline mavi boncuk bırakılan Oruç hoca,
Neyin içe işleyen sesinin peşinden Konya’ya gelen iki Amerikalı, Manfrid ve Ramona,
200 yıllık bir öyküde Ortadoğu’nun ve yıllar önce öldürülmüş anne babasının gizemini öğrenen Seyit ve Samet.

Aşkın ve ilahi aşkın, merakın, terörün, gizemin, kutsallığın iç içe geçtiği heyecan verici altı öykü.

Limon Şekeri

Sen gidince…
Çocuksuz kalmış bir park gibi kalakaldı yüreğim.
Elinden şekeri (ç)alınmış bir çocuk gibiydim.
Azıcık mutluluk, ikimize de yeterdi aslında…
Küçük bir çocuğun mutluluğuydu avuçlarımızdaki oysa. Şimdiyse ellerimiz bomboş…
Bana seni fısılda… Senden başka yok bildiğim!
Bendim ben, sen sandığın sen…
Sendin sen, ben sandığım ben…
Beni özlediğinde aynaya bak. Gözlerin beni görecek!

Limon Şekeri elinizdeyken kendinizi aynalar koridorunun ortasında hissedecek ve hiç kıpırdamadan tuhaf yansımalarınızı seyredeceksiniz…

İki Mahkumun Bir Günü

Pirincin içindeki beyaz taş misali, dinciler tarafından istismar edilen din…

Şekilciliğin ön plana çıktığı, derinliğin kaybolduğu, ahlakın değil ibadetlerin önemsendiği din…

Ve İslamiyet’i bundan ibaret sanan inançsızlar… Yerdeki çamuru gören, gökteki yıldızları görmeyenler…

İki adam konuşuyor; biri, sorun Müslümanlıkta diyor, diğeri, sorun Müslümanlığımızda diyor.

Şüphe eden, bildiğini sanan soruyor: Neden bu dünyadayız? Allah bizden ne istiyor? Neyin sınavını veriyoruz? İnsanın serbest iradesinin bir önemi yok mudur? Bilim her şeyi açıklamaz mı? Evrim nasıl Allah’ın sünneti, Kur’ani bir hakikat olabilir? Açlık, cahillik, terör en çok İslam’da görülmüyor mu? Madem kader var, bizim yaptıklarımızın ne önemi var?..

Bilmediğini bilen öteki, kendi tarlasına ektiklerini ona ikram ediyor.

Geleneksel dinin değil, Kur’ani dinin penceresinden bakmak isteyenler için…

Bu kitap, merak edenler ile şüphe edenleri buluşturmayı amaçlıyor.

Turco

Memleketinden binlerce kilometre uzağa savrulmuş Moğol bir genç kız…

Sanal dünyanın bulanık sularında dolaşmaktan yorgun düşmüş bir delikanlı…

Gerlee, bedenini ve zihnini sarsan ve ruhuna acı veren, bütün hayallerini suya düşürmekle tehdit eden korkuları eşliğinde, nereye gittiğini bilmeden hızlı adımlarla yürüyordu. Acılı ve zorlu yolculuğunda bitkin düşmüştü.

“Hayat internetten indirdiğimiz karmaşık bir oyun değilse nedir?” diye soran Alihan okulu ve ailesi arasında sıkışıp kalmıştı. Bilgisayar oyunları ve sosyal medya ile hayallerini birbirine tutturmaya çalışıyordu.

Hayat onları ayazın bastırdığı o kış akşamında harabe bir binada karşılaştırdı.  Birinin kaderinde aşk vardı, diğeri Moğolistan steplerinde Türklüğün izini sürecekti.

Arayışınız samimi ise, hayat uzattığınız eli boşta bırakmaz.

Hamido

Ahmet Dinç’in kaleminden Hamit Fendoğlu, kısaca Hamido… “Komünistleri de bu çiğköfte gibi yoğuracağım,” demişti 1967’de Hamido… Aşiretler arasında arabuluculuk yapan lider oydu. Bir kabadayı olarak Malatya’da, Ankara’da raconlar kesti, paylaşılması gereken rantlarda söz sahibi oldu. Milletvekili olduğu yıllarda, fikirlerini beğenmediği vekilleri dövmek için meclis koridorlarında kovalayan oydu. Dövdüğü generalin kulağını ısırıp ısırmadığı çok tartışıldı. 1960 darbesinden sonra Yassıada’da yargılandı ve ceza aldı. Cezaevinde tuttuğu intikam listesindekiler ondan tek tek aman diledi. İsmet İnönü, tekrar milletvekili seçilmemesi için onu hapse attırdı ama o, İnönü’nün memleketinde ondan daha çok oy aldı. 1970’lerde Erbakan ‘parti kuralım’ dedi, Hamido ‘kadro yetiştirelim’ dedi, anlaşamadılar. Malatya belediye başkanlığını CHP’den aldığında, makamı zemzem suyuyla yıkattı.

İzollu aşireti Bulgurlu kolunun büyüğü Kör Hüseyin Ağa’nın uçsuz bucaksız çiftliğindeki biteviye sessizliğin ortasında başlayan hayatı, Malatya’da birkaç metrekarelik bir odada mükemmel hazırlanmış bir bombanın korkunç sesiyle son bulduğunda, geride vücudu bile kalmamıştı ama Hamido, gerçek anlamda bir efsane bırakmıştı ardında. Onun hayatı, cumhuriyet tahinin önemli bir tanıklığıdır aynı zamanda.

Hamido’nun hikâyesi, bir toprak ağası ve bir aşiret çocuğunun bazen komik, bazen trajik, bazen ibretlik ve bazen de hürmet edilecek bir var olma, büyük olma, faydalı olma mücadelesidir. Bu hikâye, perde önünde cereyan eden ulusal hadiselerin, güç ve iktidar kapışmalarının, ideolojik kamplaşmaların perde gerisine, taşraya yansımasının, oralarda yöresel aktörler çıkartmasının hikâyesidir. Bu hikâye bir yönüyle, kimliğini tam bulamamış, birçok kimliğin/kişiliğin ortasında, arafta kalmış bir kişiliğin arayış hikâyesidir. Hayatı boyunca hep tartışmaların, olayların odağında oldu Hamido. Halkın gözü önünde yaşadı; her şeyi, her işi herkesin malumuydu. Ancak ne kadar bilinse, tanınsa da, O’nun tipindeki çok yönlü aksiyon adamlarına has bir gizem, bir bilinmeyen taşırdı. Bu meçhul tarafı, O’nu hem ilgi merkezi, hem tartışma konusu yaptı; sevenleri tartışmayı, O’nu efsane boyutuna çıkararak, karşıtlarıysa kültürsüz, mafya/kabadayı karışımı kişilikli, şiddet yanlısı olduğunu işleyerek uçlara çektiler. Yaşadığı sürece odağında olduğu gizem ve meçhullük tartışması, ölümünden sonra da peşini bırakmadı. Fail(ler)ine dair en küçük bir iz bile bulunamayan bir cinayete kurban gitmesi, adının yanına bir yerlere “meçhul” kelimesini bu kez “resmen” ekletti. “Meçhul” O’nun sanki ikinci adı haline geldi. Zira O, faili meçhul bir maktuldü. Üstelik bu unvana anlam katan bir başka özellik vardı ki, o da Hamido cinayetinin, 12 Eylül öncesinden başlayıp 2000’li yıllara kadar uzanan faili meçhul cinayetler zincirinin ilk halkası olduğu gerçeğiydi. Hamido öldürülene kadar geçen süreçte, artık sıradanlaşan sağ-sol çatışmalarında faili belli ve rutin genç ölümleri yaşanıyorken, O’nun katledilmesi sanki bir sürecin başlangıcına dair basılan düğme olmuş, ardından tanınmış kişiler seri halde öldürülmeye başlanmıştı.

Sepetiniz
Kargo ücretsizdir.
Hızlı Gönderim Ücretsiz Kargo
Whatsapp Sipariş